cemaat
26/4/2007 · Kategori: cemaat
CEMAAT
“ Şüphesiz ALLAH , ümmetimi sapıklık üzerinde toplamaz. ALLAH ‘ın ( şefkat, hidayet ve kudret ) eli cemaatle beraberdir. ( Cemaatten ) ayrılan kimse , ateşe ayrılmıştır. “
Ben kendi başıma münferiden dinimi ve imanımı muhafaza edebilirim “ demek çok tehlikelidir. Bilhassa fitne ve fesatların ortalığı kasıp kavurduğu , insanın yakın dostlarıyla bile arasının açıldığı şu zamanımızda dinini ve imanını tek başına muhafaza etmek âdeta imkansızdır. Böyle düşünen ve böyle davrananların âhir ömürlerinin , yani akıbetlerinin hayırla hitam bulması çok zordur. Zira bazen fert , küçük bir zorlama ve az bir tazyik karşısında bile pek çok taviz verilebilmekte ve çok şeylerini kaybetmektedir.
Zamanımızda fikri ve ahlaki , iktisadi ve ameli sahada yüz gösteren fitne ve fesatlar küfrün ve dalaletin şahs-ı manevisini temsil eden kefere ve fecerenin toptan hareket etmelerinden ve birlikte hücuma geçmelerinden kaynaklanmaktadır. Ve meydana gelen telafisi çok zor olan zararlarda zaten ondan kaynaklanmaktadır. İşte böylesine korkunç bir hücum ve felaket karşısında dayanabilmek , imanını ve ahlakını koruyabilmek , ancak Müslümanların yekvücut halinde hareket etmeleri ve İman ve İslam’ın şahs-ı manevisini temsil eder mahiyette , hizmet vermeleriyle mümkündür. Bu ise cemaat halinde yaşamanın zaruretine dair gayet açık ve son derece kat’i bir delildir.
Elhasıl ; Rasul-i Ekrem Sallalahu Aleyhi Vesellem
“ Kim cemaatten bir karış ayrılırsa , İslam halkasını boynundan çıkarmıştır .” demek suretiyle İslam’ın cemaat dini olduğunu , Müslümanların cemaat ruhuna sahip olmaları gerektiğini ve dinlerini cemaat halinde yaşayıp , cemiyete ve bütün aleme mal etmeleri lazım geldiğini açıkça ifade etmektedir. O halde , Kur’an ve sünnet cemaatini iltizam etmeli , yabancı fikir ve kanaatlere ehemmiyet verilmemelidir.
Cemaatte Kuvvet Vardır
İki fert, ayrı ayrı olduklarında 1’i aşamazken, yan yana gelince “11” olur. Üç ayrı ‘1’ yan yana geldiğinde “111”e ulaşır. Şimdi, basitçe rakam oyunlarıyla ifade etmeye çalıştığımız bu durumu, karanlıkta elinde meş’ale tutan bir kişinin meydana getireceği aydınlıkla, 11 ya da 111 kişinin meydana getireceği aydınlığı mukayese ederek düşünün!. Bir hazineyi kaldırmada da aynı durum söz konusudur. Buna bir de, pazu kuvvetinin yanında kabiliyetlerin, ilmin, idrakin ve düşüncelerin ittifakının eklendiğini düşünün..! Ayrıca bir de, gaye ve ideâl birliği, cehd ve azim müşterekleri de varsa, işte o zaman, gerçekten topların sindiremeyeceği ölçüde gürül gürül ses getiren yüreklerin gücü kendiliğinden ortaya çıkar.
Aynen bunun gibi, iç âlemlerinin, ruh ve kalp dünyalarının hayat dereceleri çok ulvî olan ve simalarında melek çehrelerini müşahede edebileceğimiz arkadaşların, şefkat, merhamet ve nurdan tebessümlerle süslenmiş aydın bakışları altında ışıklaşmaların yaşandığını düşündükçe, şeytanın aldatmalarına ve günahlarının yıkıcılığına karşı nasıl bir atmosfer içinde bulunduğumuzu daha iyi anlarız. Bu atmosfer içinde direnç kazanacak olan zayıf kalb ve iradelerimizin, fer ve kuvvetinin arttığını ve zülcenaheyn, yani iki kanatlı, çift yönlü bir kuvvete sahip olduğumuzu hissederiz.
CEMAAT GERÇEĞİ
Cevap: Cemaat belli bir duygu, düşünce, inanç ve doktrinin etrafında şuurluca toplanmış insanların meydana getirdiği bütündür. Cemiyet ise duygu, düşünce inanç ve doktrin birliği olsun olmasın, belli bir hedefe ulaşmak, belli bir gayeyi gerçekleştirmek için bir araya gelmiş kitle demektir. Cemiyeti meydana getiren insanlar, her ne kadar aynı hedef etrafında birleşmiş gözükseler de, herbirinin amacı, düşüncesi farklı da olabilir.. ve o gayelere ulaşılamadığı zaman da dağılmalar, ayrılmalar her zaman ihtimal dahilindedir.
Cemaate gelince orada farklı gaye, farklı beklenti bahis mevzuu olmadığı gibi, içtihat ayrılıkları müstesna dağılma, ayrılma da söz konusu olmaz. Zira inanılan şeyler etrafında bütünleşme, hem bir vazife hem de ibadet olduğu için değerler üstü değerlere sahiptir. Meselâ hac esnasında “Arafat’a çıkmam. Bayram günü namazı camide kılmam” deyip topluluktan ayrılan Müslüman.. veya bu yerlere, Allah’ın rızası haricinde, farklı gayelerle gelen bir tek insan yoktur. Evet, bizi orada toplayan, Allah’ın emridir ve gayesi de bellidir. Bu emir yanında dünya ve dünya içinde bulunan şeylerin zerre kadar kıymeti yoktur. Yalnız, hemen ifade edelim ki, her küllî kaidenin mutlaka istisnası vardır. Dolayısıyla genelleme yaparak seslendirdiğimiz bu düşüncelerde de istisna kategorisine girebilecek şahısların olabileceği hatırdan çıkarılmamalıdır. Ancak bunlar, o “cemm-i gafir / büyük çoğunluk” yanında bir kıymet ifade etmezler.
Cemaatin, cemaat olmanın yanında, cemaat prensipleri ile yürümesinin de insan ve topluma kazandırdığı pek çok şey vardır. Bunlar bilhassa globalleşen bir dünyada, bugün daha fazla ehemmiyet kazanmış durumdadır. Şöyle ki; ferd, dâhi bile olsa ve dâhiyâne teşebbüsleriyle ortaya harikulade işler dahi koysa, cemaat düşüncesi ve beraberliği ile ortaya konan şeyler, onu rahatlıkla çok gerilerde bırakır. Zira, bir Arap atasözünde de ifade edildiği gibi “iki kafa bir kafadan hayırlıdır.” Kafa yani düşünen beyin sayısı, alınan kararları uygulamada omuz veren insan sayısı ne kadar çoğalırsa, ortaya konan performans doğrultusunda istenilen neticeye ulaşmak da o kadar kolay ve mükemmel olur. Bütün bunları, tek bir ferdin -dâhi de olsa- başarması, yapması düşünülemez.
Ayrıca cemaatte, müsademe-i efkâr, müdavele-i efkâr yani fikir tartışması, fikir alış-verişi sayesinde bârika-i hakikat ortaya çıkar. Bu sayede insan hayatına, kâinatın sırlarına ait nice gizli perdeler kaldırılır ve insanlar değişik duygulara uyanır. Bir ferdde aynı şeyleri görmek oldukça zordur; hatta imkânsızdır. Bazen ferd, bozuk bir plak gibi, bir şeye takılır kalır. Kendi doğru bildiği -ki aslında yanlıştır- saplantıların peşinde koşar. İşte, böyle bir saplantıdan kurtulmanın yolu, cemaat içinde kendini eritmektir. Hele dünyamızın, ilerleyen bilim ve teknolojisi sayesinde küçük bir köy haline geldiği günümüzde, yukarıda ifade ettiğimiz gibi fertler dâhi de olsalar, yetersiz kalmaya mahkûmdurlar. Bu itibarla, bundan sonra ferdî dehalar, cemaatin himmeti ve meşveret havuzuna sığınmakla, büyüklüklerini ortaya koyabilir, kendilerini gösterebilirler. Hatta benim kanaatime göre, karizmatik özelliklere sahip insanlar bile, hâlâ eski dönemlerde olduğu gibi müstakil hareket etmeye kalkarlarsa kat’iyen başarılı olamazlar. Onun için bir buz parçasının havuzla bütünleşmesi misüllü, karizmatik şahsiyetler de, mutlaka kendilerini cemaat havuzu içine salmalı ve eritmelidirler. Böyle yaptıkları, yapabildikleri takdirde, o karizmanın ağırlığı daha da artar ve fikirleri, yüksek performansı ile toplumun içinde çoklarımızın idrak edemeyeceği ağırlığa ulaşır; ulaşır ve yine çoklarımızın hayal bile edemeyeceği toplum yararına yapılan işlerdeki başarılara imzasını atar.
Bu noktada bir hakikatin perdesini azıcık aralamama lütfen müsaade edin: Bu tür düşüncelerle bir araya gelmiş ve cemaat oluşturmuş 5-10 ferd, insanlığı asırlar boyu hep aydınlık iklimlerde dolaştıran Ebu Hanife, Muhammed Bahauddîn Nakşibendi, Abdulkâdir Geylanî, İmam Gazzalî ve emsâli kimselere nasip olan mazhariyetlerin çok çok ötesinde, mazhariyetlere sahip olabilirler. Bu o büyük zatları tezyif veya misyonlarını inkâr olarak anlaşılmamalı; bu, Allah (c.c)’ın cemaate hususî ihsanı şeklinde yorumlanmalıdır.
İsterseniz vilayet açından bu meseleyi, biraz daha açmaya gayret edelim: Vilayet bir ölçüde, insanın mâsumiyete kilitlenmesi, günahlara girmeden safvet-i aslîyesi ile bütünleşmesi sayesinde gerçekleşir. İnsanın, bahsini ettiğimiz türden bir masumiyete kilitlenmesi veya düğümlenmesinde en büyük rol, şahsın iradesine, sonra da aile ortamı başta olmak üzere çevreye aittir. Bazen de Cenâb-ı Hakk, ileride büyük bir misyon yükleyeceği böylesi kişileri ilahî serasına alabilir. İşte bana göre cemaat böyle ilahî bir seradır. Ona dehalet eden insanlar, vilayet mertebesine yükselmede temel şartlardan biri olan masumiyete kilitlenmiş demektir.
İkinci olarak vilayette azamî zühd, azamî takva, azamî ihlas çok önemli esaslardır. İster bunlar, isterse ahlâk-ı âliye-yi Muhammediye’ye ait -diyelim ki yüz esas var- esasların hepsini bir şahsın kendine has tonları ile temsil etmesi çok zordur. Evet, bu mesele o kadar zordur ki, Hulefa-i Raşidîn bile bu esasları âdeta -usûlün dışında olanlar itibarıyla- kendi aralarında paylaşmışlar, herbiri bir meselede daha ön plana çıkarak, birlikte cemaat oluşturmuşlardır. İşte, böyle cemaat içinde yerini bulan kişiler, ahlâk-ı âliyeye ait bu esasları, teker teker ve ayrı ayrı temsil ederek, böyle bir havuzu oluşturabilirler. Meselâ; biri zühdde, biri ihlâsta, biri samimiyette zirve noktaya çıkabilir ve böylece, bir mânâda kutbiyet, gavsiyet, kutbu’l-irşadlık vb. şeylerin temsili cemaat tarafından gerçekleştirilmiş olur ki, siz isterseniz buna “cemaat veliliği” de diyebilirsiniz. Bu hâl günümüzde, ferdî velilikten çok daha öndedir. Öyle zannediyorum ki, bu mânâda veliliği temsil eden cemaatler, her zaman nazar-kadem bütünlüğüne ulaşabilirler. Şimdiye kadar nice ferd ü ferîdlerin yakalayamadığı bir ufku, belki bazı cemaatler yakalamış, hatta bir adım daha öteye geçmeye muvaffak olmuş olabilirler.
Ayrıca cemaat halinde veliliği temsil eden kişiler gurur, fahr ve ucb içine de girmez, hatta giremezler. Zira o gayeye ulaşmada ve o noktaya yükselmede kendisinin olduğu kadar cemaatin sair fertlerinin de payı vardır ve belki de onunkinden daha yüksektir. Burada görüldüğü gibi cemaat içinde bulunma, aynı zamanda ucb, gurur, fahr gibi ahlâk-ı seyyienin de önünü kesebiliyor.
Cemaat kavramını anlatmaya çalıştığımız bu fasılda, üzerinde mutlaka durulması gereken bir başka nokta da; Allah’ın inayetinin cemaat üzerinde tecelli etmesi gerçeğidir. Allah Rasûlü (s.a.s) buna “Allah’ın inayet ve kudreti cemaatle beraberdir” (Tirmizî, Fiten, 7; Neseî, Tahrim, 6) hadisleri ile işaret buyurur. Bu ise nihayetsiz acz ü fakr içinde bulunan insanın nihayetsiz güç ve kudrete sahip olan Allah’ın desteği ile yürümesi, iş yapması demektir.
“Ümmetim dalâlet üzerine içtima etmez” hadisi zaviyesinden cemaat gerçeğine bakılacak olduğunda, yanılma oranının cemaatlerde daha az olacağı da unutulmamalıdır.
Sadık Dostlar!
İzmir-Manisa yolu üzerinde bir levha var: “Ağaç, ağaçlar içinde büyür.” Ağaç ağaçlar içinde büyüdüğü gibi, insan da insanlar içinde büyür. İnsanlar içinde varlığa erer. Duygu ve düşünceleri gerçek insanlar arasında; sadâkati sadâkat ikliminde, fedakârlığı da fedakârlık ikliminde gelişir.
Gün gelecek, eliniz, ayağınız, gözünüz, kulağınız, kısaca bütün âzâlarınız fayda vermez olacak ve o zaman arkadaşlarınızın elleriyle tutacak, onların ayakları ile yürüyecek ve gözleriyle görüp, kulaklarıyla işiteceksiniz. Öyleyse, şimdiden sâdık arkadaşlar edinmeğe bakın. Zannediyorum, “Sâdıklarla beraber olun!” ayeti bu hakikata işaret etmekte..!
Zaman Cemaat Zamanıdır
Cemaat, ahir zamanın eritici ve öğütücü dalgalarına karşı koruyucu bir sed ve siperdir. Ferdî yaşanan bir müslümanlıkta, pek çok yanlışlıkların olma ihtimaline karşılık, cemaatleşmede bu ihtimal daha azdır. Ayrıca ferdî yaşayanlar cemaate açılan ve lütfedilen nuranî atmosfer ve iklimlerden mahrumdurlar.
Cemaatte müşterek hareket vardır ve olmalıdır. Ve yine cemaatte istikamet ve isabet şansı daha fazladır. Zira, bir yanda elli-yüz insanın düşünce muhassalası, diğer yanda da, dâhi bile olsa, tek başına bir insanın karihası; evet, kıyas bile edilemez. Bu sebepledir ki Allah (cc) cemaat ile beraberdir.
Cemaatin Tarifi:
Aynı duygu, aynı düşünce, aynı ideal, aynı gaye ve ülkü etrafında birleşen ve hayatlarını bu birleşme çizgisine göre programlayan ferdlerden meydana gelmiş topluluğa cemaat denir. Bu tarif içine girmeyen kitleler ise, ya ne yaptığını bilmeyen yığınlar ya da bir işportacı etrafına toplanmış kalabalıklar gibi bir meraklılar topluğudur. Ve tabiî, ancak bir cemaat şuuruyla üstesinden gelinebilecek mes’eleleri, bu kabil yığınların veya meraklıların yüklenmiş olması ise, kelimenin tam mânâsıyla bir talihsizliktir.
Cemaatteki Bereket
İslâmî cemaatlerden herhangi birine dahil her ferd, manevî bir şirketin üyesi demektir. Dolayısıyla onun her ameli, Cenâb-ı Hakk’a böyle bir şirkete üye olmanın bütün avantajlarını haizdir. Yani ferd, bu konumu ile cemaate ait bütün sevaplara iştirak etmiş olur. Onun ferdiyette kaldığı husus sadece günahlardır. Zira günahlar kesiftirler; başkasına yansımazlar. Halbuki sevaplar nuranîdirler; başkalarına da yansırlar. Böyle bir neticeyi elde etmek, ferdî amelle mümkün olmaz. Ancak, bu neticeyi elde etmek için de kişinin, cemaat şuuru adına ciddi bir niyet safveti taşıması şarttır. İnsan bu şuur ve onun pratiğe dökülmesiyle, mütenahî (sınırlı) imkânlarıyla nâmütenahîyi (sınırsızı) yakalar. Evet sonsuzu yakalama ancak sonsuz ibadetle mümkündür. Ferdî plânda bunu elde etmeye kimsenin gücü yetmez. Öyleyse cemaatle gelen bu bereketin kıymet ve değeri çok iyi bilinmelidir. Bu İlâhî bir nimettir ve kendi cinsinden şükür ister. Bu işin şükrü ise daima cemaat çizgisinde kalmaya gayret sarfetmektir.
Bediüzzaman ve Cemaat
Hz. Bediüzzaman’ın yaşadığı devrede cemâat çok önemliydi. O kadar ki, onun kazanına atılan her şeyin buharı ‘cemaat’ diye tüterdi. Meselâ, ‘Mesihiyet, Mehdiyet’ diyene, o ‘şahs-ı manevî’ derdi. Kendisine, “Rüyada sizi Efendimiz’in yanında gördük” deseler, o yine, “şahs-ı manevî” derdi. O kadar ki, şahsıyla temsil edilen hakikatler için bile “şahs-ı manevî” diyerek, kendini geri çeker ve hep ‘adî bir tercüman’ olarak görünmeye çalışırdı.
İttifak Üzerine
İp, ip olarak kopar ve hiçbir şey ifade etmez. Birleşip halat olduklarında bir kıymete ulaşırlar. İttifak halat olma demektir. Allah, her türlü başarıyı ittifakla bütünleşenlere va’deder. Oruç, Reyyan kapısından cennete götürür; sadakat da bir başka kapıdan cennete götürür. İttifak, ise en önemli bir başarı vesilesidir ve muvaffakiyete götürür. Zaten, akıllı kimseler bunca haricî ve dahilî düşmanlara karşı ittifak etmeden başka çare düşünmezler. Bu işe bir de Allah’ın inayet bakışı var ki o herşey demektir. Bina için temel atar, duvar çıkar, pencere takar, derken çatıyı çatarsınız. İşte, içtimaî yapınızdaki çatı da Allah’ın tevfikidir. İttifaksız ve tevfiksiz hizmetler çatısız bina gibidir. Bu çatı, çok önemlidir. İnsanlar, şahsî ibadet ve tâatlerinde ne kadar ileriye giderlerse gitsinler, ittifakları yoksa, sürtüşür, kokuşur ve dağılırlar. Allah, ittifakı meyve ve sebzeyi verdiği gibi vermez; onu bizim irademize bağlamıştır. İttifakı yaratacak yine Allah’tır, fakat sebep olarak bizim cehd ve gayretimiz çok önemlidir. Efendimiz’in: “Üç şey için Allah’a duâ ettim, ikisi kabul olundu ama, biri reddolundu. ‘Ümmetim arasında ihtilaf olmasın’ dedim. Allah kabul buyurmadı” hadîsi de zannediyorum işte bu noktaya parmak basıyor.
Cemaat halinde yaşamak, hayatî bir zarurettir:
Allah, insanı toplum içinde yaşayacak bir varlık olarak yaratmış ve onu hem cinslerinin arasına salmıştır. İnsan, maddî ve mânevî yönleriyle ancak toplum ve cemaat içinde yaşayabilir. Onun içindir ki, Hz. Âdem’den bu yana hep cemaat öne çıkmış, fert arka plânda kalmıştır. Şu kadar ki, bazı devreler ve zaman dilimlerinde bu mes’ele, diğerlerine nazaran daha bir ehemmiyet kesbetmiş ve âdetâ bir zaruret halini almıştır. Kaldı ki, büyük çoğunluğu itibariyle hayvanlar bile toplu halde yaşarlar; öyle ise en mükerrem varlık olan insan, hayatının her safhasında toplu halde yaşamak mecbûriyetindedir. İslâm, bu mes’eleyi daha bir pekiştirir ve öne alır. Öyle ki, mü’min tek başına namaz kılarken bile, ‘İyyâke na’büdü ve iyyâke nestaîn - Ancak Sâna ibâdet ederiz ve ancak Sen’den yardım bekleriz” der; “ederim, beklerim” demez. Bir mü’min, günlük şahsî işlerinden ibadetlerine kadar her mes’elesinde Kur’ân ve Sünnetle cemaat içine itilir, kendisine cemaat olmanın avantajları gösterilir ve hayatının büyük bir bölümü cemaatle irtibatlandırılır.
a) Cemaatleşme, bugün her zamankinden daha zarûrîdir:
Bugün küre-i arz, bütün milletleri ve devletleriyle tek bir ülke görünümü almıştır. Ulaşım ve haberleşme, çeşitli vasıtalarla çok kısa zamanda temin edilir olmuş, milletlerin birbiriyle yakın münasebetlerde bulunması sayesinde teknolojik, iktisadî, siyasî ve silah üstünlüğü bakımından dünya birbiriyle yarışır hale gelmiştir. Bu yarış, her milleti kendi bünyesinde cemaatleşmeye götürmüş, hattâ asrın getirdiklerinin zarurî bir neticesi olarak topyekün insanlık, kendini bu yarış ruh ve şuuru içinde bulmuştur.
Dünyâ çapında ideolojiler, 18’inci asırdan bu asra genç fidanlar gibi sarkmış ve orijinal bulunarak, Hiristiyanlığa da bir reaksiyon olarak kendilerine sahip çıkılmış, o fidanları gövdeleştirmek isteyenler, dünyânın hemen her yerinde topluluklar meydana getirmek ve kitleleşmek için var güçleriyle ve bütün imkânlarıyla mücâdele vermişler ve cihan harplerinde yenik düşenler, önde görünenlere yetişme, hatta geçme hırs ve azmiyle ayrı bir cemaatleşme yoluna girmişlerdir. Asırların dev çınarı Osmanlı Devleti’ne karşı devam edegelen Haçlı seferleri, esasen yine birlik içinde toplum oluşturmanın örneklerini teşkil etmekteydi. Bugün, aynı topluluklar çok değişik nam ve ünvanlarla kendilerini hissettirmekte ve paktlar, pazarlar, bloklar şeklinde ortaya çıkmış bulunmaktadır. Bunun ötesinde, kendi bünyelerinde tabiî seyirlerini tamamlayan ya da tamamlamış görünen milletler, görünen ve görünmeyen kollarıyla başka milletlerin içine sızmaya ve oralarda kendi türkülerini söyleyecek cemaatler teşkil etmeye başlamışlardır. Burada, nezahet ve nezaketinize sığınarak, inkâr-ı ulûhiyetin baş temsilciliğini yapan, hasm-ı a’zam Rusya ile Çin’i misal olarak vermek istiyorum: Geriye dönüşe ve tepeden hızla inişe geçtikleri şu dönemde, geçmişte milletimize yaptıklarının cezası olarak baş aşağı gelişlerini -inşaallah- göreceğiz.(*) Siz isterseniz, ülkemizdeki kolejleri, kültür hareketleri, beşinci kol faaliyetleri, her çeşit neşriyatları ve nefsanî hayat anlayışları ile Amerika, İngiltere, Fransa ve Almanya’yı ve daha başkalarını da yapıp ettikleri ve başlarına gelenlerle düşünebilirsiniz.
Memleketimiz, memerr-i efkârdır, yani Doğu ve Batı kültürlerinin uğrak yeridir. O, asırlar boyu ipek yoluyla Doğu-Batı ticaretinin uğrak yeri olduğu gibi, bütün fikirlerin de uğrayıp geçtiği veya yerleşip kaldığı bir ülke olmuştur. Sanki her geçen, her uğrayan bu verimli toprağa bir kaç tohum atıp, öyle gitmiştir.
Şimdi siz söyleyin: Tarih boyunca sağlı-sollu, önlü-arkalı bunca toslamalar, vurup geçmeler.. tarihî, millî ve dînî kaynaklı düşüncelerle toplu atan hasım yürekler ve bütün bunların hâsıl ettiği korkunç dalga ve esintiler karşısında eğer bir ve beraber olmasaydık, bu günlere gelip ulaşmamız mümkün olur muydu? Bu soruyu çevirip şöyle de sorabiliriz: Sayısız dişlerin ve dişlilerin (tek dişi kalmışlar birleşince, cemaatler halinde çok dişliler olur) peş peşe amansız saldırıları karşısında mukavemet edebilmemiz, millî bütünlüğümüzü koruyabilmemiz, hayatiyetimizi hem de başkalarına hayat nefhederek sürdürebilmemiz için cemaatleşmeye, evet, sağlam ve sarsılmaz bir cemaat teşkil etmeye ihtiyacımız var mıdır, yok mudur? Dünyâ üzerimize cemaatler halinde ve mekanize birliklerle gelirken, onların karşısına fertler halinde ve tüfeklerle nasıl çıkabiliriz? Gerçek şu ki, toplu atan yürekleri top da sindiremez Topumuzun, tüfeğimizin olmadığı yerde, hiç olmazsa yüreklerimiz, vahdetle gürül gürül olmalıdır.
Farklı kültürlerden farklı cemaatler ortaya çıkar. Önceki devirlerde farklı doktrinler, değişik fikrî cereyanlar ve kültürler gelişip boy atmadığı ve insanların çoğuna tek tip kültür hâkim olduğu için, tek bir kişinin arkasından -hak veya bâtıl adına- büyük topluluklar sürüklenip gidebiliyordu. Belli bir kültür ve anlayış içinde yetişen insanlar, daha saf olup, daha kolay yönlendirilebiliyor ve bugünkü anlayışla, kitle ruh haletinden, yani toplum psikolojisinden istifâde etmek çok daha rahat ve kolay oluyordu. Bu sebeple bir Hasan Sabbah, bir Bedrettin yığınları harekete geçirebiliyor ve onları apaçık bâtılların duyguları, düşünceleri kanlı delileri haline getirebiliyorlardı.
Bugün ise, yukarıda da kısmen temas ettiğimiz gibi, herkes ayrı ayrı kültürlerden istifâde edebilmekte ve çok farklı dünyâ görüşleri insanlar arasında çok çabuk yayılmaktadır. Evet, her seviye ve anlayışta, her inanç ve düşüncede dünyânın öbür ucunda yazılan herhangi bir eser, çok kısa zamanda beri ucunda alıcı, okuyucu bulmakta ve te’sir icra etmektedir. Bu, şu demektir : Böyle farklı kültürlerin içiçe yaşadığı bir devirde insanlar birbirlerinden kopuktur; toplum hayatı yerine ferdî hayat hâkimdir. “Ben de okuyorum; dünyâyı senin kadar ben de biliyorum” gibi, bilmekten, ilme vukuftan, kültürlü olmaktan doğan “Ben de” anlayışıyla herkes âdeta arslandır. Bu insanlar, dünyaya ait mes’eleleri öğrenip, dünyâyı tanımada sanki müsavi gibidirler. Denk olanlar ise birbirini iter. Böyle bir vasatta her fert, kendi bilgisi, kendi iktidarı, kendi kabiliyeti ve kendi kapasitesinin kendisine kâfî geldiği inancıyla, “Orman bana ait” deyip, tek başına dolaşmak istemekte, kimsenin vesaya ve koruması altına girmeyi düşünmemekte, hattâ bunu lüzumsuz saymaktadır.
Önce şurası iyi bilinmelidir ki, bir ferd, dalâlet adına tahripkâr cemaatler karşısında tek başına mukavemet edemez. Bir insan, ‘gavs’ bile olsa, şahsi dehâsıyla, kültür ve ilim dünyâsıyla, hattâ keşif ve kerametleriyle asrımızın dalâletleri ve günah tufanları karşısında tek başına yaşayamaz; yaşasa da, sürüden ayrı kaldığı için her zaman kurtlara yem olabilir. Ayrıca, cemaat içinde bulunmanın getireceği feyizlerden, sağlayacağı avantaj ve lütuflardan da mahrum kalır. Ayakları cemaat zeminine basmayan insan, ayaklar altında bir yaprak ve bir tüy gibidir; bu yandan üflesen öte yana, öte yandan üflesen bu yana savruluverir. Bu yüzdendir ki, Gavs-i A’zamlar, İmam-ı Rabbânîler, Muhyiddin İbn Arabîler bile bu asırda yaşasalardı, herhangi bir cemaatin bir uzvu olmak isteyeceklerdi. Sahâbe devrinin o en kuvvetli, en iktidarlı ve meleklere parmak ısırtacak insanları bile cemaatleşme ve birlik teşkil etme lüzumunu duymuşlardı. Bu sebeple, hasımlarımızın içtimaî kanal ve kollarla geçeceğimiz yollarda kurdukları sayısız tuzaklara ve onların cemaatçe hücumlarına, ayrıca, mânevî hasımlarımız olan şeytana, nefse ve günah tufanlarına karşı yem olmaktan, boğulmaktan bizi koruyacak en mühim sığınak, cemaatleşmedir. Evet, bu fikre davet, günümüzün en hayâti mes’eleleri arasındadır.
b) Cemaatte her zaman kuvvet vardır.
İki fert ayrı ayrı olduklarında ‘1’i aşamazken, yan yana gelince ‘11’ olur. Üç ayrı ‘1’ yanyana geldiğinde ‘111’e ulaşır. Şimdi, basitçe rakam bazında ifâde etmeye çalıştığımız bu durumu, karanlıkta elinde meş’ale tutan bir kişinin meydana getireceği aydınlıkla, 11 ya da 111 kişinin meydana getireceği aydınlığı mukayese ederek düşünün. Bir hazineyi kaldırmada da aynı durum söz konusudur. Buna bir de pâzu kuvvetinin yanında kabiliyetlerin, ilmin, idrakın ve düşüncelerin ittifakını ekleyin. Ayrıca gaye ve ideâl birliği ve cehd ve azim müşterekleri de varsa, işte o zaman, gerçekten topların sindiremeyeceği yürekler gürül gürül ses getirmeye başlar. Aynen bunun gibi, iç âlemlerinin, ruh ve kalb dünyâlarının hayat dereceleri çok ulvî olan ve sîmalarında melek çehrelerini müşahede edebileceğiniz, arkadaşların şefkat, merhamet ve nurdan tebessümlerle süslenmiş aydın bakışları altında ışıklaştığınızı düşündüğünüzde, şeytanın aldatmalarına ve günahların yakıcılığına karşı nasıl bir atmosfer içinde bulunduğunuzu daha iyi anlayacaksınız. Bu atmosfer içinde direnç kazanacak olan zayıf kalbiniz ve irâdenizin fer ve kuvveti de artacaktır. Bu sayede, zülcenaheyn, yani iki kanatlı, çift yönlü bir kuvvete sahip olacaksınız.
c) Cemaatte rahmet ve cemaatle dualarda makbûliyet vardır:
Hadîsin beyanıyla, Allah’ın rahmeti cemaatle beraberdir. Cemaat üzerinde dolaşan bir bulut, âdeta altına girene rahmet yağdırır. Bir kişinin duası, sadece bir ferdin duası olup, taşıdığı rahmet damlaları da o kadardır. Halbuki, tam olarak ittihad etmiş, ağız gönül birliği içindeki bir cemaatin duasının karşılığı, tek tek her ferde inen miktarın kat kat üstündedir ve sağanak sağanaktır. Eğer rahmete açık semereli bir ağaç olmak istiyorsanız, orman içinde bir ağaç olmaya bakınız; tek başınıza kaldığınızda hiçbir rahmet düşmez.. kuruyup gidebilirsiniz; ama ormana mutlaka rahmet inecek ve siz de o rahmetten bol bol yararlanacaksınız. Yine diyelim ki, siz bir sivilsiniz, silahınız yok; kuvvet ve kudretiniz de sermayeniz kadar.. Oysa, askerde tek başınıza bile olsanız, iktidarınız, silahınız, ferdî kabiliyet ve cesaretinizin yanısıra, içinde bulunduğunuz birliğin kuvvet ve iktidarını da yanınızda bulur ve yerinde bir paşayı, hattâ bir orduyu bile esir edebilirsiniz.
İster hayır adına, isterse şer adına olsun, her hal û kârda cemaatin işgücü ve te’siri her türlü tasavvurun üstünde olduğu gibi, böyle bir şahs-ı manevinin Allah'a teveccüh edip yalvarması da, Cenâb-ı Hakk’ın rahmetini ihtizaza getirmesi ve İlâhî imdada vesile olması bakımından çok önemlidir. Hattâ o kadar ki, ehl-i dalâlet bile bir cemaat halinde duâ etse, bazı ahvalde sizin tek başınıza yaptığınız duaları geri çevirebilir. O halde, dalâlet cemaatlerine karşı mukabele ve mukavemet edebilmek için, mü’minlerin de cemaatleşmeye, cemaat halinde müdafaaya ve cemaat ruhuyla duâya ihtiyaçları vardır.
Cemaat içinde bulunmanın bir büyük faydası da şudur: Kişinin masiyetleri, günahları, dualarının kabul semasına yükselmesine engel olabilir; cemaatin dualarının kabul olacağı ise, kat’i gibidir. Bir kudsî hadisde Allah (cc) şöyle buyurur: “Hümü’l kavmü lâ yeşkâ bihim celîsühüm- Onlar öyle bir cemaattir ki, onlarla bir arada bulunan bedbaht olmaz.” Evet, gül bahçesinde bulunan, hiç olmazsa o bahçenin kokusundan istifâde eder.
c) Cemaat, paratoner gibidir:
Cemaat, İlâhî rahmeti câzibesi ve duasıyla davet edip sînelere ulaştırmada vasıta olduğu gibi, belâ ve musibetlerin def’ine de önemli bir vesiledir. Semâ, kendine açılan semâvî sîmalıların elleri ve gönülleriyle çok alâkadardır. Evet, cemaat halinde dua ve yakarış, Rahmete açılan avuçlara semâvî tebessümleri celbederken, aynı zamanda yere uzanan âfet ve musibetlerin de def’ine sebeptir. Paratonerden uzak kalanlara, şeytanın şimşekten okları her an isabet edebilir. Bazen de ondan iki gün uzak kalan dört gün, dört gün uzak kalan sekiz gün uzaklaşmış gibi, kendini boşluk ve kasvet içinde bulabilir. Bu, tıpkı ışığın kaynağından uzaklaştıkça, karanlığın ziyadeleşmesi gibidir.
(*) Bu ifadeler, 1980 öncesine aittir. (İ.H.)
CEMAAT RUHUNA SAHIP OLMANIN ALÃMETLERI
BİRİNCİ ALÃMET: Kimseyi horlamamak, başka1arının izzet vê hissiyatını rencide edecek hareket ve davranışlardan şiddet1e kaçınmaktır.
Evet “La yu’kminu ehedukum hetta yuhibbe lağihi ma yuhibbe linefsihi” yani “Sizden biriniz kendisi için istediğini kardeşi için de istemedikçe gerçek mü’min olamaz” düsturunu prensip olarak benim semeli. İnsan kendisinin horlanması, izzet ve şerefi ile oynanması, alaya alınması nasıl hoşuna gitmiyor ve böyle bir hãl karşısında ciddi bír şeki1de öfkeleniyorsa kendisi de başka1arının gülünecek veya garipsenecek hal ve hareketlerini nazarlara vermemeli ve kardeşleriyIe olan ittifak ve tesãnüdünü sarsmamalıdır.
Bu mes’ele o kadar mühimdir ki, bir rivayete göre Nebi (sav), İbn-i İmm-i Mektum zamansız geldi diye mübarek yüzlerini çevirdiği için; hakkında ãyet-i kerime nãzil oluyor ve o hareketinin Allah katında tasvip görmediği ifâde ediliyordu.
Ebu Zerr (ra), Bilãl-ï Habeşï (ra), annesi siyah diye kınayınca; Resul-i Ekrem (sav), Ebu Zerr’i (ra) karşısına a1mış ve “Sen kendisinde hãlã cahiliyye kokusu bulunan birisisin” demiş ve onu azar1amıştı.
Şunu da bir lãhza hatırdan çıkarmamalı ki: Mü’minin hürmeti Kâbe’nin hürmetinden daha fazladır.
İKİNCİ ALAMET: İnsan “Ferden min efradinnas” yani insanlardan normal bir fert olarak yaşamalıdır. Diğer bir tâbirle rütbesiz asker olmalıdır. Kendisini hem kibir ve gurur gibi şeylere sevkedecek hususlara gönlünü kaptırmaktan uzak durmalı, hem de yüksek makam ve üst seviyelerde bulunduğu zamanlarda dahi, kendisini daima halktan birisi olarak görmelidir. Kişinin böyle vakarlı bir hareket íçerisine girmesi, kendi o1gun1uğunu o1duğu kadar; içinde yerini a1dığı cemaatinin ruhi mükemme11iğini de gösterir.
ÜÇÜNCÜ ALÃMET: Arkadaşlarının kusurları varsa, onları başkalarının yanında örtmeli. Daha sonra ise o kusurları usulünce, yumuşak ve tamir edici bir dille ve mümkünse bir başkasıyla yüzüne söylemeli... İyiliklerini ise başkalarına yaymalı... Çevreye anlatmalı...
Evet, gördüğü kötü bir hareketi yayan ve gördüğü iyi bir ameli gizleyen arkadaştan AlIah’a sığınırız.
DÖRDÜNCÜ ALÃMET: Mü’min fitne ve fesaddan değil; ıslahtan yana olmalıdır. EhI-i imân daima sulhü seven ve ıslahçı olan kimselerdir. Hakiki mü’minler dãima sulhün, huzurun ve emniyetin bekçileridir.
BEŞİNCİ ALAMET: Birbirlerini tavsiye etmek ve bazı mes’eleleri halletmek için birbirlerine havale edip çevrenin itaat ve hürmet nazarlarını birbirlerine çevirmektir.
İnsanların arasında ihtiyaç duyulan pek çok meslek sahası vardır. Her meslekte de işin ehli ve erbâbı olan kimseler vardır. İşte aynı meslekten olan; bilhâssa teb1iğ ve irşâd mes1esi üzere hareket eden kimseler ilmi, fikrï ve sâir hususlarda gönül rahat1ığı içinde çevrelerine meslekdaşlarını ve dàvã arkadaşlarını tavsiye etmeli, nazarları onlara da çevirmeli ve bâzı meselelèri öğrenmek ve istifãde etmek için tanıdıklarını onlara havale etmelidirler. Nitekim asr-ı saâdette ve onu tãkip eden ilk asırlarda “Falan içinizde varken; ne diye bana gelip soru soruyorsunuz?” diyen pek çok kimse vardı. Onlar arasındaki hürmet, tesãnüt ve ittifãk işte böyle idi.
ALTINCI ALAMET: Yüksek ve üstün cemaatin fertleri arasında sağlam bir itimãt vardır: Onlar birbirlerine hem itimãd ederler, hem itimãd telkin ederler. Arkadaşlarını aslâ hayãl kırık1ığına uğratmaz ve onların hizmete karşı aşk ve şevklerini aslã kırmazlar.
YEDİNCİ ALÂMET: Böylesine mümtãz bir cemaatin fertleri, birbirlerine karşı olan alâka ve davranışlarında hem hasbidirler; hem de ifrâd ve tefritten uzak olarak vasat olan yolu tercih ederler. Hatta buna, birbirlerini Allah için sevmede bile dikkat ederler de; kimseye haddinden fazla mevki ve makâm vermezler. “sevdiğini ihtiyatlı sevmelisin; olur da bir gün o kimse senin düşmanın olur. Kızdığına da ihtiyatlı kızmalısın; olur da bir gün o kızdığın kimse senin yakın bir dostun olur” hakikati aralarında esaslı bir prensiptir. Bir cemaatin fertleri böyle bir anlayışa sahip olur ve hareketlerini buna binâ ederlerse; aralarında çekişme, sürtüşme o1madığı gibi; beklemedikleri bir hãdise ile karşılaşmayacaklarından ümit ve moral bozulması gibi bir hâl ile de karşılaşmazlar.
SEKİZINCÎ ALÃMET: Müslümanların ve bilhâssa Kur’ân’a ve imâna hizmet etmeyi hayatlarına gâye yapanların toprak gibi ciddî bir mahviyet içerisinde olmaları ve istişâreye önem vermeleri şarttır. Bu haslet ise ancak enâniyet, benlik ve şöhret gibi hastalıkları terketmekle elde edilebilir. Bunun mãnâsı mütevazı olmaktır. Yãni Müslümanlara karşı yüzün yerde olması, bütün ehl-i imanı kucaklayacak bir kalbe sahip olması demektir. Bunun en bâriz delili ise her mesele için gidip ehli ile meşveret etmektir.
Evet Kur’ãn-ı Kerim ehl-i imanı değişik hasletlerle övdüğü bir yerde: “ve emruhum şura beynehum” “işleri de aralarında danışmaktır”( 42/38) buyurmakla işleri, buyrukları istibdât ile, tahakküm ile değil; aralarında danışmakla, birbirlerinin görüşlerine müracaat iledir. Hem bu meşveretleri ehl-i küfür ve ehl-i dalãlet ile deği1; kendileri gibi olanlarla yani, ehl-i takvâ ve ehl-i salâh iledir. Hülãsa; kendi işlerine kendileri sãhiptir, toplanıp sözü bir etmesini bilirler.
DOKUZUNCU ALÃMET: Bir kısım fazilet ve muvaffakiyet1eri şahsi hizmet ve kemâlattan bilmeyip cemaatin şahsı maneviyesine gelen inãyeti ilâhiye ve ikrâmı Rabbanî olarak görmek, öyle bilmek ve öyle hareket etmektir. Bu şuur vahdete ve muhabbete vesile o1duğu gibi; aynı zamanda mãnevî bir şükür de olmuş olur. küfür ise nimetin artmasına sebeptir.
ONUNCU ALAMET: Cemiyetin vahdet ve intizâmı Kurãn’ın kudsi düsturları dahilinde sıhhat ve istikâmet üzere olmalıdır. Yoksa bir araya gelişler bir cemaati değil; bir yığını meydana getirir. Ve ona cemaat deği1; ancak topluluk denilir. Ve o aynı zamanda parçalanmadır, tefrikadır. Zaten zihinler sabit, ciddî ve ulvi bír gãye etrafında toplanıp aynı istikãmette çalışmazsa, herkesin zihní kendi ben1iği etrafında döner, dolaşır. Yani sadece kendisini düşünür, her şeyde şahsï menfaatini ilk plãnda tutar. Vereceği hükümler ve takınacağı tavırlar hep enãniyeti adına olur.
ŞU ÃHİR ZAMANDA ISE
Neslimiz her hususta lider ve misâl bir cemaate son derece muhtaçtır: